18 Aralık 2014 Perşembe

Kilo...Nefes...Yağ...

Son zamanlarda pek yazmasam da kilo verme gayretim iki ileri-bir geri şeklinde sürmekte. Dolayısı ile bu konuda sürekli okuyor ve araştırıyorum.


Eksik olmasınlar bilim adamları da biz kadınlara yardımcı olmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Şimdi de yağların bizi nasıl terk ettiğini araştırıp bulmuşlar.

Terk etsin de nasıl terk ederse etsin diyorum yine de okumadan edemiyorum:))
Fotoğraf google'dan alınmıştır.




Yağlar vücudu nefesle terk ediyor


Kilo verdikçe yaktığınız yağların çoğu verdiğiniz nefesle vücudunuzu terk ediyor.
Ancak bu, kilo vermek için bol bol nefes alıp vermenin yeterli olduğu anlamına gelmiyor, bilim insanlarına göre egzersiz yine de şart.
Yağın vücuttan nefesle çıktığı bulgusu, mikroskobik seviyede metabolizmayı inceleyen biyokimya uzmanlarına ait.
Avustralyalı uzmanlardan oluşan bu ekip vücuttaki yağın rotasını atom düzeyinde takip etti.
British Medical Journal isimli tıp dergisinde yayınlanan bulgulara göre, yağ vücutta parçalara bölündüğünde bir dizi şey olmaya başlıyor.
Kimyasal bağların kopması, ısının ve kasları güçlendirecek yakıtın ortaya çıkmasını sağlıyor.
Ama atomlar kalıyor ve bunların büyük kısmı vücudu ciğerler aracılığı ile karbondioksit olarak terk ediyor.

Yağ depolanması ve metabolizma

Yiyeceklerdeki yağ, vücutta adiposit adı verilen hücrelerde trigliserid olarak depolanıyor. Trigliserid üç çeşit atomdan oluşuyor: Karbon, hidrojen ve oksijen.
Trigliserid ayrıştığı zaman yaklaşık yüzde 20'si moleküler yapısı H2O olan suya, geriye kalanı karbondiokside (CO2) dönüşüyor.
Oluşan su idrar, dışkı, ter, nefes, gözyaşı ya da diğer vücut sıvıları ile atılabiliyor ve su içerek kolayca yerine konabiliyor.
Nefes yolu ile dışarı atılan karbondioksit için ise bu işlem ancak yemek yiyerek ya da meyve suyu gibi içecekler, tüketerek mümkün.

Akciğerler 'en büyük boşaltım organı'

Araştırma ekibinden New South West Üniversitesi'nden Ruben Meerman ve Andrew Brown, "Bu biyokimyanın hiçbir noktası yeni değil, ama neden bilmem daha önce kimse bu hesaplamaları yapmamış" diyor ve ekliyor:
"Bu sonuçlar akciğerlerin bize kilo vermede en büyük boşaltım organı olduğunu gösteriyor."
İngiliz Diyetisyenler Birliği'nden Duane Mellor yağ metabolizmasını bir otomobilin içinde yanan benzine benzetiyor.
Yağ yandıkça ısı açığa çıkarıyor ve hareketi sağlıyor. Ama aynı zamanda atık da ortaya çıkarıyor. Yağın enerjiye çevrilmesinin ardından ortaya çıkan atomlar ise egzoz gazlarına benzetiliyor.
Tahminlerine göre ortalama bir insan her gün en az 200 gram karbon kaybediyor ve bunun kabaca üçte biri uykudayken oluyor.

'Az ye, çok hareket et'

Bir saatlik dinlenme yerine koşu gibi ortalama şiddette bir saatlik egzersiz yaptığımızda vücuttan 200 grama ek olarak 40 gram daha karbon atılıyor. Atılan toplam karbon miktarı da 240 gram oluyor.
Dolayısı ile kilo vermek için yediklerinizle yaktıklarınız ve nefes yolu ile dışarı verdikleriniz arasında bir denge kurulmalı.
Bilim insanları, "Kilo vermek yağ hücreleri içinde depolanmış karbonun açığa çıkmasını gerektirir, bu nedenle genelde duyduğunuz 'az yiyin-cok hareket edin' öğüdünü takip etmek gerek" diyor.

30 Ekim 2014 Perşembe

KÖŞE Yazıları!

Acı ama gerçek...  
Geldiğimiz nokta, Popüler bakış açısıyla ancak bu kadar basit anlatılabilirdi.


Cumhuriyet Baki, Rüküşlük Gani!

Kalıcığın tanımı, zamana dayanıklılık. Peki, zamana nasıl dayanılır? Yanıt açık ve tek: Yaratılan kurum ya da eserin geçmişten geleceğe salimen varmasını, yani devamını sağlayarak. 
Oysa Türkiye, tuhaf bir ülke. 
Ezici çoğunluğu muhafazakâr ve uzun yıllardır iktidar olmasına karşın; bu muhafazakârların geçmişten geleceğe salimen taşıdığı, devamını sağladığı ne devlet geleneği kaldı, ne kurumu, zaten ne de binası. 
Osmanlı geçmişine özenen muhafazakâr AKP iktidarının, Osmanlı dahil geçmişten günümüze kalan eserlerin çoğunu geleneksel işlevleri içinde korumak ve geleceğe miras bırakmak yerine yok etmesi, muhafazakâr olduğunu haykıran siyasal bir görüş adına en azından hayret vericidir. 
Bırakın muhafazayı, eline düşen her kültür mirasını pazaryerine dönüştürmek iştahı da başlı başına bir çelişki… 
Dünyada eski eserlerini böylesine talan, dolayısıyla övündüğü tarihi bile inkâr ve tahrip eden bir muhafazakârlık yok. Zaten tüketim ve keyfe odaklı bir gericilik de yok!
***
Bu muhafazakârların aklına asla opera, tiyatro, konservatuvar, kitaplık, medyatek, sinematek, müze, hatta “külliye” bile inşa etmek gelmiyor. Cami, AVM ve otele kültür diyorlar. 
Daima hızlı tüketime yönelik alışveriş, yemek ve lüks sandıkları rüküş mekânlarda yan gelip yatmaktan ibaret yaşam tarzına doymuyorlar. Zaten adım başı kondurdukları birbirinden biçimsiz camileri de altına dükkân, yanına AVM açıp, “iş”yapmadığı zaman da satarak (Bzk. Üsküdar Belediyesi’nin sattığı iki cami) tüketim zincirine dahil ediyorlar. 
İslam dini, gösteriş ve israfı günah kefesine koyar. 
Oysa bu muhafazakâr Müslümanların kadınları, tepeden tırnağa örtünüyor, ama baş örtülerinin Hermes, pardösülerinin Burberry, çantalarının Chanel, ayakkabılarının Prada, yüzüklerinin Cartier, saatlerinin de Gucci ya da benzeri ve hepsi “kâfir” Batı markaları olduğunu göstere göstere salınıyorlar! Zaten erkekleri de bir tuhaf. Kimisi, boynuna Hıristiyanlığın “medeniyet yuları”, Ferragamo marka kravatını takıyor; kâfir İngilizin birahaneye giderken giydiği kareli Paul Smithceketiyle de parlamento kürsüsünden caka (!) satıyor! 
Sakal salıp takke, sarık, potur, cüppeyle dolaşan kimisinin bileğinde de Patek Philippe, Vacheron, Armani, artık Allah yüz bin TL’den aşağı olmayan hangi kol saatini verdiyse, o parlıyor!
***
Eh, “küffar”ın modasını bunca yakından izleyen, bir giydiğini ertesi mevsim giymeyen, lüks makam aracını iki yıl üst üste kullanmayan, hanımın arabasını her yıl yenileyen ve hanımı yenileyemediği zaman da yedekleyen tüketim akıncılarına, elbette ne tutucu denebilir, ne de gerici. 
Ama “rüküş” denilir! 
Çünkü bunca caka çabası, bunca gösteriş kaygısıyla yapılan bunca harcamaya, kadını erkeği, haremi selamıyla her biri ancak Rüküşlük Abidesi olmayı başarıyor. Üzerlerinden akan rüküşlük, yaptıkları her şeye yansıyor. Ellerini değdikleri her şey salt çirkinleşmiyor, gülünçleşiyor. 
Kentler rüküşleşiyor ve rüküşlerin hayranlıkla seyrettiği zenginlik simgeleri, kahkahalarla güldüren abesliklere dönüşüyor. Düşünün ki abuk gökdelenlerin dikildiği kentler lağım kokuyor, çünkü rüküş, nüfusa orantılı lağımı arıtmayı zaten beceremiyor, kanalizasyon yapmayı da bilmiyor. Sular kesiliyor, çünkü rüküş, yağmur sularını emecek toprak bırakmamış, ormanları bile betonlamış, yeraltı sularını kurutmuş; barajın tam üstüne yağmur yağsın diye bekliyor!
***
Bir sonraki aşamada barajların üstünde el açıp, bulutlara “sağ yap, sol yap, biraz daha sağ, hah şimdi yağ” diye duaya çıkarsa hiç şaşırmayın, çünkü kafa bu… 
Övündüğü Osmanlı’dan kalan tarih eserlerini bile muhafaza etmeyen bu sahte muhafazakâr, gerçek fırsatçılar, elbette Cumhuriyetin neyi var neyi yok yıkacaklardı ve yıkıyorlar. Ancak… 
Kalıcılığın tanımı, zamana dayanıklılıktır. Ve bu rüküşlerin yaptığı her şey daha şimdiden dökülüyor, sevgili okurlarım. Yozluk, yolsuzluğu yaratırken kemirmeye başlar. Hızla çürüyorlar. Aydınlığı karartabilirler, ama yenemezler. 
Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

22 Ağustos 2014 Cuma

KÖŞE Yazıları :))

 Algıda seçicilik denen bu olsa gerek. İnsan onca yazı, durum v.s. içinden kendini en çok ilgilendireni  hemen bulup seçiyor. Ben de yazının başlığını görünce kayıtsız kalamadım. 
Yazının tamamı çok güzel, her maddeninin altına imzamı atarım. Bence 50'li yaşlara gelince pek çogu kendiliğinden oluşup, gerçekleşiyor. Yaşadıklarımızdan edindiğimiz deneyimler, hayata bakış açımızı etkileyip değiştiriyor. Yani genel bir tanımla "olgunlaşıyoruz." 
 Bir arkadaşım -aynı yaştayız kendisiyle- yazıya yorum olarak; "yıllar önce 50 yaşına girmişim" diye yazmış. Onun tuzu kuru tabii, hiç kilo derdi olmadı ki. Benim de  kilo dışında diğerleri tamam zaten :))
  8. madde benim durumuma "cuk" oturuyor: "Sorun sağlık " kısmı öncelikli elbette. Yine de bir kadın kaç yaşında olursa olsun her zaman estetik kaygısı vardır.Yani sorun  hem  sağlık , hep  estetiktir.

Madde 8:
"... Şu fazlalık 10 kiloyu bırakın.
40'ların sonundasınız ve 5-10 kilo fazlanız var... Derhal o kiloları bir yerlerde bırakın. Yürüyüşte, yüzmede, spor salonunda... Fark etmez. Sorun "estetik" değil, sağlık. Fazla her kilo 50'lerden itibaren sağlık açısından bir tehdit çünkü."

Benden bir öneri: Kilolarınızdan kurtulmak için 50'li yaşlarınızı beklemeyin  geç değil ama inanın  güç oluyor.


50 yaşından itibaren neleri bırakmalı
Hayat çok kısa. Ya da çok uzun. Nereden baktığınıza bağlı.
Ama logaritmik bir ilerleyişi olduğu kesin.
Yani yaşamın çocukluk-gençlik döneminde yılların araları çok çok uzun ama yaşlandıkça feci kısalıyor. 6 yaşla 10 yaş arasında neredeyse asırlar varken, 45 ile 49 arası bir göz kırpmalık mesafe sanki.
O yüzden de ilerleyen yaşlarda hayat daha kıymetli geliyor hepimize. Acayip uçucu olduğu için.
Yabancı bir internet sitesinde "50'lerden itibaren bırakmanız gereken 10 şey" konulu bir yazı görünce, ilgilendim haliyle. Ve sizlerle de paylaşmak istedim.
1... Eski eşinizden ya da sevgilinizden nefret etmeyi bırakın. 
Nefret insanı sinsi sinsi kemiren bir duygudur. Son günlerin moda deyimiyle "affetmeyi öğrenin". Affedemiyorsanız, en azından "kayıtsız kalın". 
2... Dedikoduyu ve başkaları hakkında kötü konuşmayı bırakın.
Artık lisede değilsiniz. Dedikodu sizin için enerji ve zaman kaybından başka bir şey değil.
3... Minnet duymama huyunuzu bırakın.
Size iyi davrananları değil, kötü davrananları önemseme ve sürekli bunları gündemde tutma huyunuzu bir tarafa bırakın. Kızınızın ya da oğlunuzun doğum gününe, nişanına, nikahına kimlerin gelmediğine değil, kimlerin "geldiğine" odaklanın. Size kazık atanları değil, hoşluk yapanları "parlatın".
4... "Ümitsiz vaka" arkadaşları bırakın.
Herkeste vardır öyle bir ya da iki arkadaş. Sürekli bir takım dertlere batıp çıkarlar ve her battıklarında size koşup saatlerce kafanızı ütülerler. Ama söylediğiniz hiçbir lafı da iplemezler. Ayrıca, siz zor durumda kaldığınızda nedense hiç ortalarda görünmezler. Gençken tamam da, 50 yaşından sonra kıymetli vaktinizi böyle boş işlerle harcamayın. 
5... Karmaşayı bir tarafa bırakın.
İnsan 50 yaşına yaklaşırken, neyin değerli neyin daha az değerli olduğunu az buçuk anlıyor. Aile, gerçek arkadaş(lar), dost(lar) ve sizin için gerçekten anlamı olan bir "iş". Gerisi hakikaten kuru gürültü. Dolaplar dolusu giysiye ve elli tane ayakkabıya da ihtiyacınız yok, laf olsun torba dolsun misali sosyal aktivitelere de. Ve ruhunuzu öldüren bir işe de.
6... Kafası karışıklığı iyi bir şey sanmayı bırakın.
"Karmaşık insanlar" ilginçtir. Ezbere konuşmazlar, her davranışlarının bir nedeni vardır. Bilgileri süs gibi durmaz üstlerinde, içselleştirmişlerdir. Onlar sayesinde yeni bakış açıları keşfederiz, zenginleşiriz. Ama "kafası karışık insanlar" ilginç değildir. Hayatı çorbaya çevirmekten başka işe yaramazlar.
7... Daha fazlasını istemeyi bırakın.
Mutlu insanların ortak sırrı, ellerinde olanın kıymetini bilmeleridir. Elindekinin kıymetini bilmiyorsan, daha fazlasını istemenin bir anlamı yok, çünkü o da seni mutlu etmeyecek. Daha da fazlasını isteyeceksin.
8... Şu fazlalık 10 kiloyu bırakın.
40'ların sonundasınız ve 5-10 kilo fazlanız var... Derhal o kiloları bir yerlerde bırakın. Yürüyüşte, yüzmede, spor salonunda... Fark etmez. Sorun "estetik" değil, sağlık. Fazla her kilo 50'lerden itibaren sağlık açısından bir tehdit çünkü.
9... Her şeye evet demeyi bırakın.
Kimsenin kalbini kırmamak ya da sevimli görünmek adına, olur olmaz her isteğe "evet" demeyi bırakın. Sizi zorlayacak, size ters gelen, sizi gerecek hiçbir şeyi yapmak zorunda değilsiniz. Hele 50 yaşından sonra!
10... Yaşlılıkla ilgili klişe düşünceleri bir tarafa bırakın.
Nasıl bir orta yaş ve yaşlılık dönemi geçireceğinize kendiniz karar verin. Canınız istiyorsa ve paranız varsa Küba seyahatine 60 yaşında da gidersiniz, sörf yapmaya 50 yaşında da başlarsınız, kime ne? 
Orjinal yazı  Neslihan Acu

8 Ağustos 2014 Cuma

KÖŞE Yazıları!..

Bu gün aklımda böyle bir paylaşım yapmak yoktu. Ülkem gündemini işgal eden en önemli konu malum; Cumhurbaşkanlığı seçimi. Bu gündemin yan unsurları da adayların sarfettikleri sözler. Bunların neler olduğunu da gündemi izleyen herkes üç aşağı beş yukarı bilir.
Yılmaz Özdil'in köşe yazısını okuyunca not etmek istedim. Anlatığı hikaye beni çok etkiledi. Bu güzel ülkenin önce insan olduğunu unutmamış, farklılıklarını zenginlik olarak gören, özde bir, güzel insanlarının birlikte yazdıkları, benzer hikayeler o kadar çok ki.  

Yılmaz Özdil yazısını sonunda der ki:

"İnsan ol önce insan.
Soy sop değildir önemli olan."

Ben bu kadarını yazmış olayım. Yazının tamamını merak edip okumak isteyen olursa;  lütfen burayı tıklasın.

7 Temmuz 2014 Pazartesi

ANNE... Stres ve Mizah:))

 Bu günlerde liseyi bitiren oğlumun "Üniversite Tercih Dönemi"ndeyiz. Dört yıl önce kızım ile de aynı dönemden geçmiş,  aynı stresi yaşamıştık. Dört yıl nasıl geçti anlamadık, kızım mezun oldu bile:)) 
 Oğlum için de dört yıl sonra benzer şekilde hissedeceğiz hiç kuşkusuz.   
 Böyle stresliyken bir sosyal paylaşım sayfasında "Anne" yi tanımlayan yazıyı okuyunca gülmekten kendimi alamadım.   
 Özellikle "Türk Anneleri"ni abartısız, gerçekçi bir  mizah diliyle anlatan, bazı satırlarında kendimi gördüğüm bu yazıyı, bu günlerin anısına buraya not etmek istedim


ANNE KİMDİR?  




1-Ne Kadar Üzsen De 10 Dakika Sonra Seni Affeden Zarif Bir Memeli Türüdür...
2-Yağlı Bile Olsa Tiksinmeden Saçını Okşayan,Kucağına Yatıran, Öpüp Koklayan Tek Varlıktır...
3-Meleğin Süt Verebilenidir...
4-Yarasın Diye Muhallebinin İçine Ciğer Katarak Çocuğuna Yediren Manyaklık Derecesinde fikir üretendir..
5-Yemek Yemeyen Çocuğun Dikkatini Çekmek İçin Elindeki Tencere Ve Tavalarla Maymunluk Yapabilen Kişidir.
6-Kafayı Çocuklarıyla Bozmuş,Göbek Bağı Kopsa Da Yürek Bağı Asla Kopmayan,Sevgi Dolu Fedakar İnsan Dişisidir...
7-Bulaşık,Ütü yada başka işler yaparken Bile Otomatik Olarak Çene Çalan,Kendi Kendine Konuşan,Kadın Dırdırı Denen Mereti Erkeklere Daha Küçükten Belletendir...
8-Yemek Uzmanı,Düzen İnsanı,Bilgili,Kültürlü Her Şeyi Bilen Şahsiyettir...
9-Yavrularını Yol Tarafından Değil,Kaldırım Tarafından Yürütendir...
10-Dizi Dizi İncidir Lakin Gerektiğinde Laf Sokma Dalında Da Birincidir...
11-Sevgiliden Ayrılma Haberi Verildiğinde,'Amaaan Ben Sana Daha Güzelini Bulurum' Diyebilen Komik Bir Karakterdir...
12-'Oğlum Aradım Yoktun Ben De Mesaj Atayım Dedim Sana.Gelince Ara Beni Emi Aslan Evladım Kara Börülcem Benim Öptüm Annen , Şeklinde Mesajlar Atabilen,Teknolojiyi Israrla Reddeden, Kabullenemeyen,Kafasına Göre Yorumlayan Bilişim Düşmanıdır AMA..
13-AMA Dünyanın En Güzel Kucağına Sahip,En Güzel Kokan, Harikulade Bir Varlıktır...
14-Olmadık Yerlerde İyi Ki Doğurmuşum Ulen Seni!' Diyen Ve Benim Hatırıma Benimle Freddy Mercury Dinleyen Bir Sabır Ağacıdır...
15-Evlatlarını Asla Ayırmayan,Aynı Zamanda Birbirinden Koruyan Güç Abidesidir...
16-Evde Bir Yere Uzandığınız An Orada Temizlik Yapacağı Tutan, Temizlik Konusunda Kayışı Kopardığından Temizlikçi Gelecek Diye Evi Temizleyen Balans Ayarı Kaçmış Temizlik Kaynağıdır...
17-Mutfakta Yaşayan,Evde Herkesi İdare Eden Bir Tür Canlıdır...

18-Oğlunun Damat-Kızının Gelin Olduğunu Görünce,Çocuğu Mezun Olunca,Çocuğu Gol Atınca,Çocuğu Hasta Olunca,Çocuğu Askere Gidince,Asmalı Kabağı Seyredince,Dolar Yükselince Velhasıl Buna Benzer Bir sürü Şeye Ağlayabilen,Bu Mesajı Okurken Duygulanıp Gözleri Dolabilen,Ağlamaya Meyilli Bir Yapısı Olan Duygu Pınarıdır...
19-Uzakta Dursa Da Yakın Hissedilen,Canı Hep İstenen,Asla Vazgeçilmeyen,Dizinin Dibinde Olmak İstenen,Evlatların Varlığını Varlığına Armağan Edebileceği,Islak Kuru Ama Heeeep Duygulu Tek Kadın Modelidir..

29 Haziran 2014 Pazar

KÖŞE Yazıları!..

 Hem gündemi izlemek, hem de benim ifademin yetersiz kaldığı duygu ve düşüncelerimi yansıtan, sevdiğim yazarların yazılarını "Köşe Yazıları" başlığı ile kaydetmeye devam ediyorum.

Yazının sonunda yazarın adına "tık"layarak orjinal yazıya ulaşılabilir.



Allah kabul etsin…
Ramazandır…
Sofranızdaki zeytin tanelerine iyi bakın…
O sıcak çorba…
Kırmızı domatesler…
Bir dilim ekmeği alıp koklayın ve aynı anda milyonlarca Müslüman’ın dünyanın en zengin kaynakları üzerinde bu gece de aç uyuyacaklarını düşünün…
Dahası binlercesinin birbirini öldüreceğini bilin…
Ve sorun:
“Neden?..”
*
Çünkü öğrenme ve düşünme yeteneği hurafelerle, yalanlarla, sahtekarlıklarla köreltilmiş toplumlar, asla ve asla medeni yaşamlar kuramazlar…
“Şıh gece uçtu”ya ağlarlar…
Ama minik bebeğin öbür mezhep tarafından niçin öldürüldüğünü ve bir minik kuş gibi gökyüzüne niye uçup gittiğini düşünemezler…
*
Öğrenme ve düşünme yeteneği köreltilmiş insanlar, her şeyi kadere yorup soru sormazlar?..
Bu milletin yarısı aç ve yoksulluk sınırındadır işte…
On yılda Harun kadar zengin olanlara sorsalar:
Türkiye “Ekonomide yıldız gibi” parladıysa, 3,5 milyon aile belediyelerden gelen nohuda, makarnaya niçin muhtaçtır?..
*
Ramazan ayları aç kalmak için değildir…
Soru sorma zamanıdır…
*
Dinleri, ona inananlar yüceltir…
Aç elini sor o zaman:
Talan…
Yağma…
Adaletsizlik…
İntikam…
Yalan…
Dolan…
Hırsızlık, hangi dinde ödüllendirilip de yüceltilir?..
*
Orucunuzu Allah kabul etsin…
İnanarak, yürekten, tertemiz, saf duygularla mutlu olun dilerim…
*
Bu akşam iftar sofrasında bir dilim ekmeği koklayın…
Sorun:
Güney Afrika’dan, Yemen’den, Afganistan’a kadar tüten yanık insan kokusunun, yeryüzünde sadece Müslüman coğrafyasında süren ilkelliğin ve vahşetin sebebi nedir?..
Tuttuğunuz orucun hatırı için sorun bu gece:
“Neden?..”

25 Haziran 2014 Çarşamba

KİLO... Yaz... Tatil...

Pek çok insan benim gibi kış boyunca fazla kilolarından kurtulmak için çaba gösterdi eminim.
Herkesin kilo verme nedeni farklı olabilir.
Nedenimiz ne olursa olsun, yaz gelmeden forma girmek, mayolarımızın, bikinilerimizin içinde göze hoş görünmek biz kadınların (eminim erkeklerin de) motivasyon kaynağı oldu.   
Peki kilo vermenin zamanı var mı; kışın kilo verilir, yazın tatil mi yapılır?..  

Eee ne durumdayız!
Yaz geldi, tatil planları yapıldı.
İdeal kilomuza ulaştık mı?  Ulaşamadık  diye tatil planlarımızdan vaz mı geçelim...
Yoksa hedefimize ulaşamamış olsak da " tatilimi de yaparım, zayıflamaya da devam ederim "  mi diyelim...

Ben 7 ayda 7 kg verdim. Hedefim en az 12 kg vermekti ki bunu pek çok insan 3 ayda rahatlıkla verebilir.
Kg olarak hedefe ulaşamadım ama asıl hedefim olan, yaşam tarzını değiştirme hedefimi gerçekleştirdim.
Belli ki bu yaz kumsalda pek sükse(!) yapamayacağım ama bu gidişle önümüzdeki yaz iddialıyım:)))

Aşağıdaki yazıyı okuyunca bir kez daha "aklın yolu birdir" diyerek  not edeyim dedim:


Zayıflamak İçin Geç mi Kaldınız?
Evet, belki de artık zayıflamak için, hayalinizi kurduğunuz ideal kilonuza ulaşmak için çok geç olduğunu düşünüyorsunuz. Öyle mi? O zaman ne yaptınız? Vazgeçtiniz değil mi? Bir dahaki bahara mı attınız programı?
Eğer zayıflamak için doğru zamanı bekliyorsanız daha çok bekleyeceksiniz. Zayıflamak, döneme, güne ait bir şey değildir. Yaşam tarzında bir değişiklik yapmaktır. Sonuç odaklı değil süreç odaklı bir çalışmadır. Sadece vereceğiniz kiloya odaklanırsanız zayıflamak için yaptığınız her şeyi hedefe ulaştıktan sonra bırakırsınız. Böylelikle yine eskiye dönersiniz. Değişim için kararlı olmak gerekir. Pazartesiye, ay sonuna, yılbaşına atılan zayıflama programlarınız varsa hiç boşuna beklemeyin. Şimdi, harekete geçmek için neye ihtiyacınız var onu bulun. Sizi ne motive eder? Sizi bugün başlamaktan alıkoyan şey ne? Bunları bulun.
Düşünsenize şimdi harekete geçseniz, yavaş yavaş alışkanlıklarınızı değiştirseniz ve ayda sadece 2 kilo verseniz (ne o beğenmediniz mi, az mı geldi?) yılda 24 kilo vermiş olursunuz. (Geçen sene başlasaydınız şimdi 24 kilo daha ince olacaktınız, şimdi kendinizi nasıl hissederdiniz?) Yavaş yavaş ve alışkanlıklarınızı değiştirerek yapacağınız incelme, hem sağlıklı hem de kalıcı olur.
Kendiniz için güzel bir şeyler yapmanın zamanlaması olur mu? Kendinize değer vermeyi, sağlık vermeyi, güzellik vermeyi niye erteleyesiniz ki? 
Sevgi ve sağlıkla ilerleyin...
          Arzu Bıyıklıoğlu                        
          Orjinal yazı